Görünümler

El Koyma ve Mülkiyet Haklarının Gasbı Yolculuğunda Dokuz Durak

Paylaş
okunma
El Koyma ve Mülkiyet Haklarının Gasbı Yolculuğunda Dokuz Durak
Yazı boyutu

Suriye, geçen yüzyılın 1950'li yıllarından bu yana, birbirini izleyen hükümetlerin nüfuz alanını genişletmesine ve bireylerin bazı özel mülkiyetleri üzerinde denetim kurmasına zemin hazırlayan bir dizi yasal düzenlemeye tanıklık etti. Bu sürecin ilk durağı, Birlik hükümetinin tarım mülkiyetine sınırlar getirdiği 1958 tarihli ve 161 sayılı Tarım Reformu Kanunu ile başladı.

Hafız Esed'in iktidara gelmesiyle birlikte ikinci aşamaya geçildi; bu dönemde çıkarılan 1974 tarihli ve 20 sayılı Kamulaştırma Kanunu, imar planına dâhil edilen arazilerden kamu hizmetleri için pay kesilmesine izin verdi. Ardından gelen üçüncü aşama, konut ve kentsel genişleme ihtiyaçlarını karşılamak üzere arazilerin kamulaştırılmasına imkân tanıyan 1979 tarihli ve 60 sayılı Kentsel Genişleme Kanunu oldu. Bunu, kamu kurumlarına mülkiyetin kamulaştırılması ve tazminatların takdiri konusunda geniş yetkiler tanıyan 1983 tarihli ve 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile dördüncü aşama izledi.

Beşar Esed döneminde de kamulaştırma politikası sürdürüldü ve kamulaştırma sürecinin beşinci durağını oluşturan 2000 tarihli ve 26 sayılı Kanun'un çıkarılmasıyla tırmanışa geçti. 1979 tarihli kamulaştırma kanununun güncellenmiş bir versiyonu niteliğindeki bu yasa, kalkınma ve kentsel genişleme bahaneleriyle devletin arazilere el koyma yetkilerini daha da artırdı; yerel yönetimlere ve belediye meclislerine adil tazminat ödemeksizin arazilere el koyma hakkı tanıyarak Suriye'deki gayrimenkul mülkiyetini idari ve güvenlik kararlarının rehinesi haline getirdi.

Altıncı aşama, Gayrimenkul Geliştirme ve Yatırım Genel İdaresi'ne özel mülklerin tamamının veya bir kısmının kamulaştırılmasını teklif etme yetkisi veren, ayrıca yerleşim alanlarını yıkıp yeniden inşa etmesine ya da rehabilite ve restore etmesine olanak tanıyan 2008 tarihli ve 15 sayılı Kanun ile gerçekleşti. Bu yasa, Esed rejimine karşı ayaklanan geniş bir Suriyeli kesim üzerinde yıkıcı etkiler bıraktı; imar planı dâhilindeki ve haricindeki mülklere uygulanabilmesi, asıl mülk sahiplerinin yokluğundan ve sığınma/mülteci kamplarında bulunmalarından faydalanılarak imarlı alanlarda sahtecilik ve hileli satışların önünü açtı. Böylece bu mevzuat, 2011 yılından sonra siyasi birer cezalandırma aracına dönüştü.

2012 tarihli ve 66 sayılı Kararname'nin yayımlanmasıyla yedinci aşamaya gelindi; bu kararnameyle Şam'ın direnişçi mahalleleri olan Mezze ve Kefersuse'de iki imar bölgesi oluşturuldu. Söz konusu kararname, Esed rejiminin Dâreyyâ ve Muazzamiye kentlerini yerle bir eden askeri operasyonlarını tamamlayarak Kefersuse ve Mezze Bahçeleri'ndeki muhalif mahalleleri cezalandırmaya kadar vardı ve bu bölgelerin sakinlerinin tehcir edilmesine yol açtı. 66 sayılı Kararname'nin sahadaki uygulaması, imar düzenlemesinin tarafsız teknik bir süreç olmadığını; aksine yerel halkı dışlayarak ve mekânı onların aleyhine yeniden üreterek kentsel alanı lüks yatırım projeleri lehine yeniden şekillendirmeyi hedefleyen karmaşık bir mülksüzleştirme mekanizması olduğunu gösterdi.

Bunu, terör şüphesiyle soruşturma aşamasında kişilerin mal varlıklarının dondurulmasını öngören 2012 tarihli ve 63 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile sekizinci aşama izledi. Yalnızca güvenlik birimlerinin gerekçeli talebine dayandırılan ve kasıtlı olarak muğlak bir dille kaleme alınan bu düzenleme, somut şüphe kriterleri belirlemeksizin, inceleme, itiraz veya davaların yargıya intikali gibi güvenceler sağlamaksızın herhangi bir kişinin taşınır ve taşınmaz mallarına el konulmasına olanak tanıdı. Bu durum, yürütme organının anayasal bir yetki veya usuli güvenceler olmaksızın yargı yetkilerini gasp etmesi nedeniyle mülkiyetin sınırlandırılmasında yargı tekelliği ilkesinin sistematik biçimde ihlal edilmesini pekiştirdi.

Esed rejimi, kamulaştırma sürecini tarihin en kötüsü niteliğindeki dokuzuncu aşamayla, yani yeni imar bölgeleri oluşturulmasına imkân tanıyan ve başta yerinden edilenler, sığınmacılar ve mülteciler olmak üzere halkı haklarından mahrum bırakıp mülksüzleştirmenin bir aracı olarak görülen  2018 tarihli ve 10 sayılı Kanun'un çıkarılmasıyla noktaladı. Bu kanun, 8 Aralık 2024 tarihinde Esed rejiminin çöküşüne kadar Suriyelilerin evlerine dönüşünü engelleyen bir bariyer oluşturdu; rejimin düşüşüyle birlikte haksız el koyma, müsadere ve kamulaştırma politikalarından zarar gören hak sahipleri için umutlar yeniden yeşerdi ve bu tarihi mesele, kurtuluş sonrası Suriye'de yönetişim ve mülkiyet adaleti değerlerinin en önemli sınav alanlarından birine dönüştü.

Sahada ise mültecilerin ve yerinden edilenlerin geri dönüşüyle birlikte kamulaştırma ve imar mevzuatı en temel hukuki ve toplumsal zorluklardan birini teşkil etti. Zira mülkiyet adaletinin güvence altına alınması, uzun yıllar süren sürgünün ardından geri dönenlerin istikrarı için gerçek anahtar niteliğindedir. Bu meselenin çözümünün askıda kalması, mevcut toplumsal protestoların tırmanmasına yol açtı; zira arazi sahipleri, geçmişte kamu yararı bahanesiyle zorla kamulaştırılan topraklarının bugün yatırımcılara ve kriz fırsatçılarına sunulduğunu, üstelik ödenen tazminatların son derece cüzi olup güncel piyasa değerleriyle bağdaşmadığını düşünmektedir. Genel Konut Kurumu'nun bu projeleri savunarak kamulaştırmanın adil bir tazminat zorunluluğuna dayanmaksızın yasal çerçevelere uygun yapıldığını ileri sürmesi de halk nezdinde tepki çeken kışkırtıcı bir hükümet tutumu oldu.

Buradan hareketle, arazi sahiplerinin taleplerinin görmezden gelinmeye devam edilmesi, halkın mağduriyetinin giderilmesini ve hakların sahiplerine iadesini talep eden protesto gösterilerine yönelik artan toplumsal destek ortamında gerilimi daha da tırmandırabilir. Bu durum, elektrik ve akaryakıt fiyatlarına yapılan zamlara ve yaşam standardını ilgilendiren birçok iç meselenin göz ardı edilmesine ilişkin bir dizi kararın ardından aşınmaya başlayan resmi kurumlara yönelik güvensizliği daha da pekiştirebilir. Meselenin doğası, çözümün arazi sahipleri ile kamu kurumları arasında hukuki ve katılımcı bir süreç yürütülmesini gerektirebileceğini göstermektedir.

Araştırmacılar